top of page

ANNEMİN ORKİDELERİ - I

Güncelleme tarihi: 27 Ağu 2020


Sabahın verdiği soğukla titrerken ellerimde taş taşıyormuşçasına ağır çantalarımla iş yerine varmıştım. İlkokuldan beri bu huyumdan vazgeçmemiştim. Nereye gideceksem adeta tüm varlığımı çantalarıma doldurup yola koyuluyordum. Sanırım omuzlarımın delicesine ağrısını da bu yüzden çekiyordum. Deli diye dalga geçip hasta olduğumu düşünürlerdi ama ne yapalım, böyleydim. Hayatın dante gibi ortasında olduğum şu yaşlarımda dahi bu davranışımı kendime açıklamaya çalışıyorum. Çocukluğum, kalabalık bir ailenin içerisinde geçmişti. Kendime ait bir odam, bir yatağım, dolabım, kitaplığım yoktu. Dergilerden ve gazetelerden biriktirdiğim yazıları, posterleri kalın bir mavi dosyanın içerisinde taşır, her yere yanımda götürürdüm. Çünkü bana ait tek yer yine bendim. Annem, iki üç ayda bir Ankara’nın en eskimiş semtlerinden biri olan Ulus’a, o zamanlar pek de turistik bir mekân olmayan Hacı Bayram’a bir kitapçıya götürür kitap alırdı. Yeni bir kitap alana kadar aynı kitabı yeniden ve yeniden okur, asla yanımdan ayırmazdım. Kitaplığım, anneannemin hediyesi işlemeli çantamdı. Belki de o zamanlardan beri, bir nesnenin bana ait oluşunu seviyordum. Bana ait olan her şey kutsal, varoluşuma bir armağandı. Yeryüzüne saygılı, doğaya minnettardım. Değer vermeyi, kin gütmemeyi annem öğretmişti. Her yeni güne şükreder, etrafa mutluluk saçardım. Üzgün olsam da bunu kimseye fark ettirmemeye çalışırdım. Küçükken düşüp bir yerimi yaraladığımda da ağlamazdım. Annem, “canın çok yansa da mızmızlanma, sabret, dayan ve güçlü olduğunu göster.” derdi. Bunun anlamını büyüdükçe kavramıştım, eğer insanlara güçsüzlüklerinizi hissettirirseniz gücünüzün tükendiği noktadan vururlar.



Otopark ile ofisin arasında onlarca düşünceyle yürüdükten sonra sevinçle ofisimin kapısını açtım ve penceremin kenarında gördüğüm manzara ile hayal kırıklığına uğradım. Yine tüm orkideleri soldurmuştum. Annem, çiçeklerini yıl boyu penceresinin önünde capcanlı tutardı. Nasıl yapıyordu bunu anlamıyorum. Tarif ettiği şekilde bakıyor ve suluyordum ama bir türlü bu işi başaramıyordum. Sanırım bu çiçekler ile enerjim tutmamıştı. Saksılardan en ufak olanını elime almış bir elim çenemin altında çiçek ile konuşuyordum. O sıra hizmetli ablalardan biri içeri girdi. “Ah Yağmur Hanım, yine mi soldu bunlar?” diye sordu. “Bu çiçeklerin benimle derdi ne anlamıyorum abla” diye cevap verdim. Ondan sonra söyledikleri kafamdaki birçok soruyu yanıtladı. “Annem söylerdi, saksıda baktığın çiçek senin ruhundaki acılardan beslenir. Bu yüzden saksıda çiçek yetiştirenler sabırlı, gururlu, mağrur insanlardır. Yanlış anlamayın, bana anlattıklarını anlatıyorum. Benim annem pek sevilen bir kadın değildi, o yüzden bizim evde de çiçek pek yetişmezdi. Aynı zamanda annem çok rahat bir hayat yaşamıştı, buna rağmen en ufak şeyden şikâyet ederdi, pek acı görmedi diyebilirim yani. Neyse, yine boş konuştum. Ben sonra gelirim bu odayı temizlemeye.” dedi ve çıktı. Anlattıklarını çevirdim kafamda, ben de acı görmüştüm elbet ama hala bu acılarla baş edemiyordum. Dışarıda takındığım maske içimdeki öfkeyi saklıyordu ama yok etmiyordu. Bu çiçekler, baskıladığım duygularımın enerjisini çekiyorlardı. Ah benim canım annem. İçinde yedi kuşağın acılarını taşıyordu. Sakin bir insandı, tanıştığı her insanın üzerinde rahatlatıcı bir etkisi vardı. Başımıza gelen her kötü olaya sabırla yaklaşırdı. Gözleri, bana bir şey anlatırken tüm yaşanmışlığını taşırdı. Çiçekleri, özellikle de o renk renk orkideleri ona yoldaşlık ediyordu. Annemin ilacı onlardı, içinde onca zamana öfkesini değil de dilinde şükrü taşırdı. Ah annem, neler vardı gözlerinde, yüreğinde?



“AYŞE”

Çorum’un Sungurlu ilçesinde heybetli dağların koynuna sokulmuş bir köyde dokuz kardeşin en küçüğü olarak dünyaya gelmişti. İlçe merkezden bozuk yollar ve uçurumlar eşliğinde ulaşılan Yarımsöğüt Köyü, tüm içtenliğiyle insanlığı kabul ederdi. Bağrında nice hikâye yaşanmış, nice ölüm görmüş yaşlı bir köydü. Çevresini oluşturan her bir dağdan yemyeşil kavak ağaçları arasında kalan toprak evlerini seyretmek insana ayrı bir zevk verirdi. Kızıl toprağının çevresinde kalan bağlardan, bahçelerden kadınların şen şakrak gülüşleri duyulur, hasat zamanı pekmez kokusu genzinizi okşardı. Yaz yağmurlarının ardından yeryüzünü şenlendiren güneşin toprağa bahşettiği mantarlar toplandı mı ateşler yakılır, çoluk çocuk henüz mantarın toprağı temizlenmeden afiyetle yerdi. Bunlar köyün güzel yanlarıydı ama köyün diğer yüzünde de yokluk ve sefalet vardı. Küçücük çocuklar omuzlarında koca koca yükler taşıyordu. Ayşe de bu çocuklardan biriydi. Ağustos ayının sonlarına doğru, sıcak yaz günlerinden biri yaşanıyordu. Hasat vakti gelmiş ekinler yeterli olgunluğa gelmişti. Köylülerin bir kısmı hasata başlamış bir kısmı da Ankara’dan gelecekleri bekliyordu. Ayşe, üzerinde çiçek desenli kırmızı fistanıyla inekleri otlatıyordu. Henüz sekiz dokuz yaşlarındaydı, arkadaşlarıyla meydanda oyun oynamak için neler yapmazdı ama evde çobanlık yapacak yalnızca o kalmıştı. Abisi tarlada babasının yanındaydı. Ankara’dan büyük abileri gelmeden güçleri yettiğince tarlayı tırpanlamaya başlamışlardı. Köyde, Ankara’ya göç başladığından beri işler çok değişmişti. Hem kalanların yükü artmıştı hem de Ankara’ya göçen köye bambaşka dönüyordu. Gelenler için hiç görmediği sofralar kurulurdu. Sessiz olarak tanıdığı o insanlar sedirlerde gerile gerile otururlar, heyecanlı bir film izliyormuşçasına onu seyredenlere Ankara'yı anlatırlardı. Onların dinlerken zihninde sorular koştururdu. Çok mu güzeldi acaba Ankara? Duyduğuna göre evler betondanmış. Ah ne güzel olurdu o evlerin içinde yaşamak. Ayşe, Ankara'dakiler çok kazanıyormuş, sabahları çay içiyorlarmış diye de duymuştu. Nasıl olurdu acaba misafir olmadan kendine çay demlemek, dilediğince pekmez yemek. Bir seferinde annesi, çayı gizliden içirmişti. Aslında pek bir tadı olmayan sıcak suydu ama çaydı, özeldi. Yalnız, misafirlere demlenirdi. Sadece pekmez değil, her yiyecek kıymetliydi. İki göz odanın içinde onca insan, herkes idareli yemeliydi ki bir sonraki hasat zamanına kadar dara düşmesinler. Köy yerinde kendini düşünmek olmazdı, hayatları fedakarlıklar üzerine kuruluydu. O an gözünde, şimdilerde gülümseyerek hatırladığı bir anısı canlandı. Bir gün, okuldan bir arkadaşını hevesle evlerine çağırmıştı. Ona güzel bir sofra hazırlayacak, oyunlar oynayacaklardı. Çocuk aklı ya, o gün ilk defa kendini düşünmüştü ve tabağa fazladan pekmez koymuştu. Keyifleri yerinde, ekmeği bandıra bandıra pekmez yiyorlardı. Elbette uzun sürmedi, annesi içeri girip tabaktaki pekmezi görünce deliye döndü. Ayşe'ye sert bir tokat attı. Gece yatağında güzel hatırlayacağı günü zehir olmuştu. Burada kendini düşünmenin bedeli, buydu işte.


İneklerin sesleriyle gözünün önünde beliren pekmezden ayrıldı. Tarlaların içinde yeniden yol aldılar. Yavaşça ilerlerken hayal dünyasında onlarca oyun kuruyordu. Zihninde özgürlüğün keyfine varıyordu. Köyün yüksekçe tepelerinden birine geldiklerinde inekler durdu, akşam yemeklerinin tadını çıkarmaya başladılar. Ayşe yine düşüncelerine daldı. Çok düşünür, çok soru sorardı kendine. Bu dünya nasıl oluştu? Biz neden varız? Bu seyrettiğim güzelliği kim yarattı? Bazen cevaplarıyla kendini tatmin eder bazen de cevapsız kalan soruları içini kemirir dururdu. Mükemmel cevaba ulaşmanın ancak daha çok okuyarak olacağını biliyordu. Okumak, ne kadar da güzeldi. Okulunu, öğretmenini çok seviyordu. Ankara’ya gidip polis olacaktı. Elbette öğretmen de olabilirdi ama tüm sınıf arkadaşları zaten öğretmen olmak istiyordu. Onlara da kızlar öğretmen olur diye öğretilmişti. Kim koymuştu bu kuralı, kızlar pek tabii polis de olabilirdi. Ayşe, zekasına çok güvenirdi. Köyden hiç dışarı çıkmamıştı ama girdiği her ortamda düzgün konuşması ile dikkatleri üstüne toplardı. Bu durumdan çok memnundu, ön planda olmayı seviyordu. Özgüveni yüksek bir genç kız olacaktı ve bir gün köye polis olarak dönecekti. Babası mutlaka izin verirdi. O, çok temiz kalpli ve muhteşem bir insandı. Burada babalar çocuklarını sevmekten utanırlar ama onların babası abisi ile ikisini kucağından indirmezdi. ‘Baba’ kelimesi onda hep kışın sobanın kenarında babasının kucağında göğsüne yatıp ısındığı zamanları hatırlatır, babasının en küçük çocuğu olmasının keyfini çıkarırdı. Aslında dokuz değil, on çocuğun en küçüğüydü. İsmini aldığı ablası çok küçük yaşında vefat etmişti. Annesinin ise altıncı çocuğuydu. Annesinin de babasının da ikinci evlilikleriydi. Her ikisinin de derin ve çileli hikayeleri vardı.


Ayşe'nin babası çok acı çekmişti. İlk eşi olan Mevlüde ile evlendiğinde gencecik körpe bir delikanlıydı. Sarı saçları ve mavi gözleriyle köyde kızların dilinden düşmezdi. Asıl ismi Mehmet olmasına rağmen köyde, annesi “İmam olacak benim evladım, imamım” diye sevdiği için İmam diye seslenirlerdi. Mevlüde ile ikisi erkek, altısı kız çocuk olmak üzere sekiz tane çocukları oldu. Yokluklarına rağmen kıskanılacak kadar mutlu bir aileydi. Mehmet ile Mevlüde, dillere destan bir sevgiyle birbirlerine bağlılardı. Ne yazık ki Mevlüde henüz çocukları küçücükken hayatının en güzel yıllarında amansız bir hastalığa yakalandı. Felç geçirdiğini söylüyorlardı, tabii o zamanlar köylülerin bu gibi durumlar için kendi yöntemleri vardı. Mevlüde’yi karanlık bir odaya hapsettiler. Doktor doktor gezmek yerine hoca hoca gezdirdiler. Çare bulunamadı. Evlatlarını bir kez olsun göstermediler. Hastalık gözlerine vurup kör olmadan son isteği bir kez olsun evlatlarını görmek oldu: “Perdeyi açın, kurban olayım bir kez yavrularımı göreyim” dedi ama nafile… Kısa zaman sonra da evlatlarının kokusuna hasret bu dünyaya veda etti. Ölümünden sonra felç geçirmediği, şeker komasına girdiği anlaşıldı. O zamanın zihniyeti, gencecik bir kadını elleriyle toprağa vermişti. Ayşe’nin babası Mehmet’in hikayesi ise asıl bundan sonra başladı.


devam edecek...




1 Yorum


hilal.akinci2925
27 Ağu 2020

Anlatım akıcı, betimlemeler güzel en önemlisi hikaye etkileyici. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Hikaye de Mevlüde'ye biraz daha yer verilebilir. Olaylara detay verilerek devam edilirse hikaye daha güzel bir hal alacaktır.

Beğen
Yazı: Blog2_Post

Abonelik Formu

Gönderdiğiniz için teşekkür ederiz!

  • Instagram
  • Twitter

©2020, Sitem tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page