ZAMAN İSTİFÇİSİ
- OçiBala

- 14 Haz 2020
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 29 Haz 2020
Şehirde şairlerin en sevdiği mevsim yaşanıyordu, insanların paçalarından yakalayan yağmurun bir şiir yaratması beklenirken yağmur gökyüzüne kasvetli bir ruh bırakıyordu. Çarpık kentleşmiş köhne sokaklarda göz gözü görüyor fakat birbirinden kaçıyordu. Sanki insanlar, zamandan saklanıyordu. Ben ise yabancı bir şehirden buralara, zamanı yakalamak için gelmiştim. Aslında henüz ben çok küçükken bizden çalınan bir şeyi bulmak için sokak sokak dolaşıyordum. Benim memleketimde insanlar buna çoktan alışmıştı, onu korumam gerektiğini söyleyen annem bile vazgeçmişti. O, elimizden gitmeden önce her sabah yataklarımızdan şimşek gibi kalkar püsküllü bisikletlerimize sarılır çevreyi saran çocuk kahkahalarıyla oyunlar oynardık. Yol kenarlarında evlerin tahta çitlerine yaslanarak ağrıyan sırtlarını ve dizlerini dinlendiren yaşlılar kendi çocukluklarını hatırlayarak kahkahalarımıza eşlik ederlerdi. Bahçe işlerinden kan ter içinde kalmış kadınlar bağırışan çocuklara takılarak neşelenirlerdi. Ben büyüdükçe sokaktaki çocuk sayısı azaldı, arkadaşlarım gözlerimin önünde kayboluyorlardı. Yaşamak, omuzlarımızda ağırlaşıyordu. Dünya yavaş yavaş mutluluğunu kaybederken biz olağan yaşantımıza devam ediyor, hiçbir şeyin farkına varmıyorduk. Sokakta yalnız bisikletim ve ben kaldığımızda gezintiye çıkıyordum. Ailesine yardım etmek için nalburda çalışan arkadaşım Mustafa’ya uğruyordum, benim böyle bir zorunluluğum olmadığı için anlamıyordum belki ama onu oyunlarımızdan kopardığı için babasına çok kızgındım. Önceleri beni sevinçle karşılayan dostum, zamanla yüzüme bakmaz olmuştu. Bedeni benden uzaklaştırıldığı gibi ruhu da kaçırılmıştı. Mahallemizin ay yüzü Zeynep’e giderdim. Bahçelerinde nazikçe otları yolarken el sallardı. Bizden ayrılmış olmaktan üzgün ama toprakla kavuşmuş olmaktan memnundu. Bir gün bahçe kapısı yüzüme çarpıldı: “Nişanlı kız, erkeklerle görüşemez.” dendi. Bisikletimle oradan uzaklaşırken yol boyu uzanan çitlerin arasından baktım dostuma, yabani otlara bile bu dünyaya birer güzellik sundukları için saygıyla yaklaşan o kız toprakla kavga ediyordu. Pastaneci Mehmet Usta, hamurunu sevgiyle yoğurmuyordu, simitlerinin o eski yaşamak kokan lezzeti yoktu. Her sabah bizi cebinden çıkardığı şekerler ile karşılayan Bekir Amca, önüne çıkan çocukları bastonu ile uzaklaştırıyordu. Kimsesiz kalmış, çocukları yazmaz olmuş, hayata ve sağlığınaa olan şükrünü kaybetmişti. Ben büyüyordum, artık annem başımızı okşamıyordu. Babam işten eve döndüğünde bize sarılmıyor, masaya geçip bu ay nasıl geçiniriz hesaplamaları yapıyordu. Dünya mutluluğunu kaybetmişti.
Bir akşam, günün tüm yorgunluğu kemiklerimizi sızlatırken herkes evlerinde uzanmış yatıyordu. Yarı kapalı gözlerimde zihnimde yolculuğa çıkmıştım. Evlerin birinden gelen bir silah sesi ile irkildim. Hemen sokağa fırladım. Tüm mahalle silah sesinin geldiği yere doğru koşar diye beklerken karanlık sokakta bir başımaydım. Önce rüya gördüğümü düşündüm ama bu kadar gerçek bir irkilme rüya olamazdı. Silah sesinin geldiği yöne doğru korkarak yürüyordum. Eklemlerimde iki güç kavga ediyor, gitmekle dönmek arasında adımlar atıyordum. O sıra duyduğum ağlama sesi beni yaşadığım ikilimden kurtarmıştı. Cemile Teyze… Evinin eğrice duvarlarına ay ışığı vuruyor, eşikte dizlerinin üzerine çökmüş bedeninin gözyaşlarını parlatıyordu. Bir eli çakıl taşları ile karışmış toprağın üzerinde vücuduna destek oluyordu. Yüzünün aydınlanan bir kısmında hem yüreğinin acısını hem de çakıl taşlarının elinde bıraktığı acıyı görebiliyordum. Bir elinde de dede yadigarı bir tüfek duruyordu. Kafamın içinde kelimeler sıkışıyor çıkacak bir yol bulamıyordu. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Sessizce yanına yanaştım, elindeki tüfeği aldım. “Öldürdüm onu çocuk” dedi. Hiçbir şey anlamamıştım, ortalıkta ne birisi vardı ne de kan. Cemile Teyze tüfeğin yükünden kurtulup sırtını kireçli duvara bırakmıştı. Konuşmaya devam etti, sözcükler içerisinde canını yakan ödemmiş gibi dışarıya çıkıyordu. “Uyan oğlum, mutluluğumuzu kaybettik. Umutlarımızı yok ettiler, ruhlarımız hastalandı. Ben bugün daha fazla katlanmak istemediğim için ruhumu öldürdüm. Bedenimle ikisinin acısına son verdim. Yaşamak, artık insanlık için bir lüks. Sakın peşlerinden gitme, arama onu.” Son sözlerini söylerken gözleri, yıldızları silinmiş gökyüzüne bakıyordu. Büyümek ağırlaşırken kollarımızda gülümsememizin çalındığını nasıl da fark etmemiştik. Ondanmış asık suratlar, gözlerimi kapattığımda gülüşlerimi bulamayışım. Peki kim ve neden? Bu koca hırsızlık olurken nasıl da ayakta uyumuştuk. Kimseyi dinlememeliydim. Nasıl sessiz kalabilirdim, ben ölmek istemiyordum. Ve o gün sırt çantamda birkaç eşya ile büyük bir yolculuğa çıktım. Gülümsemelerimizi bulmalıydım.
devam edecek…



Yorumlar