ANNEMİN ORKİDELERİ - II
- OçiBala

- 25 Eyl 2020
- 5 dakikada okunur
“MEHMET”
Mehmet, sekiz çocuğu ile eski bir köy evinde bir başına kalmıştı. Çocuklarının en küçüğü henüz iki üç yaşlarındaydı. Yüreği yorgun, yüreği sevdiğine hasretti. Gece olup kalın, soğuk döşeğine uzandığında kalbinin acısı ortaya çıkardı. Penceresiz duvarlar ile baş başa kalınca hayatın acı gerçekleri yüzüne çarpıyordu. Tavanda pencere yerine açılmış boşluktan gökyüzünü seyrederken yavrularını düşünüyordu. Yanı başında sıra sıra yatan çocuklarına baktı, bir şeyden habersiz mışıl mışıl uyuyorlardı. Sabah olunca yığınla iş onu bekliyordu. Köyde iş bitmezdi, üstelik çocukları da doyurmak lazımdı. Çamaşırları, ihtiyaçları… Tüm bunları düşününce Mehmet’in içini bir endişe kapladı. Bu evi tek başına çevirmesi imkansızdı, ona bir eş lazımdı. Çocuklarına bir anne lazımdı. O günün sabahı, eşle dostla konuştu. Ona eş olabilmesi için önerdikleri herkese gitmeye başladı. Hangi köyü söylerlerse oraya koşuyordu. Yakışıklıydı, dili tatlıydı. Gittiği her yerde kendini sevdirmeyi başarıyordu ama hiç kimse sekiz çocuğa bakmak istemiyordu. Kimseye kızamıyordu elbette, evlat büyütmenin yükü ağırdı hele ki daha küçücük olan altı evlat varsa daha da ağırdı. Mehmet, ne kadar gezse de yalvarsa da kendini yine köye giden toprak yolda buluyordu. Sırtında, evlatlarına hem babalık hem de annelik etmenin yükü; onların karınlarını aç bırakmamanın telaşı vardı. O gün toza toprağa karışmış ayakkabılarıyla, o yolda yürürken kaderine razıydı. Bu, hayatın Mehmet’e bir sınavıydı. ‘Başım üstünedir’ demekten başka çaresi kalmıyordu.
…
Köylüler, işlerini halletmek için sık sık Sungurlu’ya, ilçe merkeze inerlerdi. O zamanlar, şehirlerde dervişler gezer, köylüler ile hasbihal ederlerdi. Tertemiz yüzlü, daima güler yüzlü, heybetli bu adamlara ‘Allah dostu’ derlerdi. Bir gün, Mehmet bükük boynu ile ilçe sokaklarında dolanıyordu. Zihni iyice avare olmuş, hep düşünceli bir hal içerisindeydi. Arada bir tanıdıklara selam veriyor, çoğu zaman görmemezlikten geliyordu. O gün de pek kimseyle konuşacak hali yoktu. Tenha sokaklardan birine girdi; karşıdan da beyaz kaftanlı, beyaz sakallı, uzun boylu birinin ona doğru yaklaştığını gördü. Bu dervişlerin dervişi dedikleri Osman Efendi’ydi. Koşar adımlarla yanına gitti, elini öptü. Dervişin yüzünde sevecen bir gülümseme vardı. Sol elini arkasına atmış, sağ eliyle Mehmet’in sırtını sıvazlıyordu. Mehmet, Osman Efendi ile daha önce karşılaşmamış, hiç konuşmamıştı. Önünde tüm mahcupluğuyla dururken onun bu babacan tavrı gönlünü rahatlatmıştı. Derviş: “Ne böyle avare gezersin evlat?” diye sordu. Mehmet’in anlatacak dermanı yoktu, ben de bilmiyorum dercesine kafasını sallamakla yetindi. Derviş’in yüzündeki gülümseme daha da büyümüştü, “Ne zamandır seni düşünürüm evlat” dedi. Mehmet şaşırmıştı, şaşkın gözlerle yere eğik kafasını kaldırıp dervişin gözlerine baktı. Derviş, yıllardır tanıdığı biriymiş gibi konuşmaya devam ediyordu: “Fındıklı köyünde Nebi Derviş’in kızı vardır. Benim selamımı götür, onlar senin derdine çare olacaklardır.” dedi. Mehmet hem sevinçli hem de şaşkındı. Sabrının mükafatını almıştı. Dervişin tekrar elini öptü, dua isteyip oradan ayrıldı. Bulduğu ilk arabayla Fındıklı köyüne gidecekti. Hemen kafasında bir plan oluşturdu. Öyle çat kapı gitmek olmazdı, o köyde askerlik arkadaşı Hasan’ın olduğunu hatırladı. Şimdi yola çıkarsa geceyi onlarda geçirir, derdini anlatır daha etraflıca bir çözüm bulurlardı. Köy durağına gitti, gelecek bir araba bekliyordu. Neredeyse bir saat beklemesine rağmen ne gelen vardı ne de giden. Bugün vazgeçerse her şeyin daha da zor olacağını biliyordu, o yüzden beklemeye devam etti. O sıra ilçe merkezden gelen bir traktörün sesini duydu. Traktör öylece yanından geçerken peşlerinden bağırdı. Römorkun içinde bulunan yorgun adamlar çatık kaşlarla Mehmet’e bakıyorlardı. Şoför istemeye istemeye Mehmet’i köye götürmeyi kabul etmişti. Heyecanla römorka atlayan Mehmet kendine şüphe ile bakan bu adamlara yol boyu kendini ispatlamaya çalışmıştı ama bu vakitte bu heyecanla askerlik arkadaşının yanına giden bir yabancı çok dikkat çekiyordu. Kendini sevdirmek için cebinde kalan son sigaraları da içi acıyarak yanındakilere ikram etmişti.
Köye varıp arkadaşı Hasan’ın evini buldu. Hasan karşında Mehmet’i görünce oldukça şaşırsa da hayırlı bir işe sebep olacağı için mutlu olmuştu. Ertesi gün Hasan ile Mehmet önce öğle namazını kılmak için camiye gittiler. Ne Hasan ne de Mehmet Nebi Efendi’nin evine ne deyip de gideceklerini bilemiyordu. Cami çıkışı yine düşüncelere dalmışken yolda Nebi Efendi ile karşılaştılar. Birkaç hoşbeşten sonra hissetmiş gibi gençlere dönüp “Hasan evladım, misafirin köyümüze hoş gelmiştir. Buyrun gelin bizde bir yemek yiyelim” deyip evine davet etti. Mehmet arkadaşı Hasan ile olayların nasıl böyle işlediğine hayret ederek Nebi Derviş’in evinin yolunu tuttu. “Önce Allah’ın sonra Osman Efendi’nin selamını getirdik.” deyip söze girdiler. Nebi Efendi’nin ailesi, Osman Efendi’nin adını duyunca Mehmet için büyük bir sofra hazırladılar. Misafirlerini iyi ağırladıktan sonra Nebi Efendi: “Söyle bakalım evlat, nedir seni bu köye asıl getiren?” diyerek ilk adımı attı. Mehmet durumunu anlattı, yalnız bir noktada yalan söylemek zorunda kalmıştı. Bu kapı son şansı olabilirdi. Evlatlarını daha fazla annesiz bırakmak istemiyordu. Gözlerini korkutmak istemediği için de dört çocuğu olduğunu söyledi. Nebi Efendi’nin Osman Efendi’ye itimadı sonsuzdu. Malum olduysa elbet bir bildiği vardır, diye düşündü. “Tamamdır evlat, bugün seninle bizi Allah buluşturmuşsa kuluna söyleyecek söz kalmaz. Yalnız, kızıma da sormam gerekir. Rızasını almak lazımdır.” dedi ve Mehmet’i uğurladı.
Nebi Efendi, Mehmet’in durumunu kızı Menekşe’ye ve eşine anlattı. “…Fakat kızım bilmelisin ki dört çocuğu varmış.” deyince eşini bir korku kapladı. Menekşe düşünmeye dalmışken annesi “Asla kabul etme” diye sayıklıyordu. “Nasıl bakacaksın o kadar çocuğa, kolay mı evlat büyütmesi.” gibi sözlerle kendini destekliyordu lakin Menekşe’nin düşünceleri annesinin düşüncelerinden çok farklıydı. O da dört evladını bırakıp gelmişti. Ne halde olduklarını bilmeden yaşamak ona zaten zulümdü. Annesiz kalan yavrularının acısı yüreğindeydi. Başka evlatların da annesiz kalmasına göz yumamazdı. Menekşe’nin annesi de elbette kızını düşünüyordu, daha fazla acı çekmesini istemiyordu. Rahat bir yaşam sürsün istiyordu ama kaderdi. Kaderden kaçılmazdı. Menekşe, Mehmet’in teklifini kabul etti. Mehmet’e haber salındı. Haber köyde yayılınca da Menekşe’nin üstündeki baskılar arttı. “Çocuklu adama varılmaz, hiç mi çocuksuz yok” gibi sözlerle üstüne geliyorlardı ama o kararını vermişti.
Mehmet, bu sefer köye Menekşe ile yalnız görüşmeye geldi. Güzelce temizlenmiş toprak duvarlı bir odanın içinde yüksekçe sedirlere karşılıklı oturdular. İkisi de açık sözlü, girişken insanlardı ama bir süre sessiz kaldılar. Daha sonra hâl hatır muhabbetleri edildi, sohbet sıkıcı olmaya başladığı sıra Mehmet’in aklına eskilerden bir âdet geldi. Sıkıntılı bir yüz ifadesiyle Menekşe’ye döndü: “Şey yav, biraz kafam kaşınıyor yetişemiyorum bir kaşır mısın” dedi. Menekşe önce şaşırsa da niyetini anlamıştı. Tüm vakurluğuyla “Niyetini anlamadım sanma Mehmet Efendi, elimi çolak görme her işi yaparım.” dedi. Menekşe’yi ilk defa yakından gören Mehmet ellerine bakmak istemişti. Eskilere göre eli küçük olan kadın iş tutamazdı. Menekşe’nin durumu daha farklıydı, parmakları yarımdı ama hiçbir lafın altında kalmayacak kadar cesaretliydi. Bilgi ve becerisi yarım değildi. Mehmet gülümsemesini gizleyemedi. Bu yiğit kadın, onu kendine hayran bırakmıştı.
Gençler evliliği kabul etmişti ama Menekşe’nin annesinin ise hâlâ içi rahat değildi. Mehmet’in köyüne gidip yaşadığı yeri görmek istedi. Mehmet, haberi alınca çocuklarını kardeşinin evine yolladı, dünürlerine eşlik etmek için Fındıklı’ya gitti. Mehmet’in çocukları, annemiz gelecek heyecanıyla babalarının sözünü tutmayıp evin damına çıkmışlardı. En büyükleri Ömer ve Zöhre evliydi. Mustafa, ergenlik çağlarında bir delikanlıydı. Diğer beş kız ise daha ufacıklardı; Fatma, Münevver, Hamide, Fadime ve Ayşe… Ömer ve Mustafa, Menekşe’nin ailesini köyün girişinden almak için gittiklerinde kızlar da heyecanla bekliyorlardı. Ömer, babasının kızlardan bahsetmediğini biliyordu bu yüzden eve yaklaşınca kızlara ‘yatın yatın’ diye eliyle işaret etti. Kızlar, bir oyunmuş gibi gülüşerek dama yüzüstü yattılar. Biri kafasını kaldırıp bakacak olsa bir diğeri onun kafasına vuruyordu. Kendileri görünmese de gülüşleri duyuluyordu.
Menekşe’nin annesi Mehmet’in evini görür görmez beğenmemişti. ‘Ben kızımı buraya vermem’ diye geçiriyordu içinden. Aslında haksız sayılmazdı, Mehmet’in evinde samanlık bile içerideydi. Ev, yeni yapılara pek ayak uyduramamış, penceresi hala tavandaydı. Kısa ziyaretin ardından eve döndüklerinde Menekşe’nin annesi hala kararlıydı, ‘Vermem’ diyordu başka bir şey demiyordu. Nebi Efendi ise bu kavgalara bir son verdi ve “Bu evlilik bize Allah’ın emridir. Osman Efendi de bu haberin elçisidir. Bize bundan sonra söz söylemek düşmez hanım.” dedi ve kızına döndü: “Senin son sözlerin nedir kızım?” Menekşe başından beri olan kararlılığıyla: “Bu çocuklar bana Allah’ın emanetidir, ben gidip o çocukları büyüteceğim.” dedi. Olumlu haber gönderildi ve nikahları kıyıldı. Mehmet, eşini köyüne getirdi. Sabah olunca ise Mehmet için itiraf vaktiydi. “Hanım, birazdan çocuklar gelecek. Allah affetsin, ben sana yalan söyledim. Dört dedim ama benim bir dört çocuğum daha var. Kapıdan gireni say hepsi bizim çocuklarımız” dedi. Menekşe, hiçbir şey söylemeden kapının arkasına geçti ve çocukları bekledi. Biraz sonra çocuklar geldiğinde teker teker içeri girdiler. Her giren yeni annelerinin elini öptü. Menekşe, Mehmet’e dönüp “Allah layık görüp de sana sekiz çocuk vermiş bana söz söylemek düşmez. Bundan sonra hepsi benim de çocuklarımdır.” dedi. Mehmet, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Menekşe’ye baktı. Hikayesinde, Menekşe onun için bir mucizeydi.




Çok güzel bayıldımmmmm😍 başarılarının devamını dilerim❤🌼